Ali KARAÇALI-Selahattin ARSLAN-Hakkı USLU
- Sayın Gündüz, önce şuradan başlayalım isterseniz; Neden çocuk, neden çocuklar için yazıyorsunuz? Yazar olarak, çocuk edebiyatını seçmenizin özel bir anısı var mı?
- Çocuk ruhumun derinliklerine sinmiş, bilinçaltıma yön veren, son derece duygusal bir anım var ki, hiç unutamıyorum:Temmuz sıcağı... Tandır evinin gölgeliğinde, babaannemin dizlerine oturmuş hıçkırıyorum. Babaannem, çok uzaklardaki bir pancar tarlasının ortasında gezinen kadın silüetine el ederek sesleniyor:
“Gel Üzeyir’in anası geeel!... Geeel!...”
Babaannem, beni avutmaya çalışıyor. Oysa ben biliyorum ki, o kadın benim annem değil. Kemik veremine yakalanan annemi, uzak bir yere (Eğirdir Kemik Hastanesine) götürdüklerini biliyordum.Evdekiler, annem söz konusu olduğunda fısıtlıyla konuşuyorlardı. Onlar fısıldadıkça, içimdeki hasret daha da büyüyor, hıçkırıklarımın ardı arkası kesilmiyordu.
Bir gece annemle ilgili rüyalar gördüm:Gökyüzünün mavi derinliklerinde iniltiyle uçan bir uçağa el salladım. Bütün köy çocuklarının yaptığı gibi, o günün diliyle; “Tayyare... Tayyare... Anama selâm söyle!...” diye bağırdım.
Annemin hastaneden döndüğü gün ise acısı sevincinden daha ağır basan tuhaf bir duygu yoğunluğu yaşadım:Annemin boynuna sarılamadım. O da çok arzu ettiği hâlde bana sarılamadı. Çünkü annemin karyolasıyla benim aramda babaannem oturuyordu. Yöremize özgü tuhaf bir töre, bize engel oluyordu. Çünkü gelinler, kayın valide ve kayın pederlerinin yanında çocuklarını öpemez, kucaklayamaz, sarılamazdı. Ayıptı.
İşte, bilinçaltıma saplanan bu ayıbın öyküsünü anne hasreti çeken bütün çocuklar adına yazmak istedim ve yazdım. Anneler ve Kuzular adını taşıyan bu hikâyem, aynı zamanda bir kitabımın da adı oldu. O gün bu gündür yazıyorum.
-Çocuk Üzeyir’i iyi bir okur sayıyor musunuz?
-Çocuk Üzeyir, tuhaf törelerin kol gezdiği bir Türkmen coğrafyasında anne hasreti çekti ama kitap okuma konusunda kendi yaşıtlarına göre daha şanslıydı. Çünkü onun babası bir eğitimciydi. Önceleri ablası okudu, Üzeyir dinledi. Daha sonra kendisi bir okuma tutkunu oldu. Bu kez, o okudu arkadaşları dinledi. Düşünsenize; radyonun bile henüz girmediği bir köy yerinde, her kitap ayrı bir dünyaydı. Hatta öbür dünyaydı. Çünkü, dinsel içerikli öykülerin edebî haz içeren kitaplarını da bu kitaplıktan okuma fırsatı buldu:Ahmediye, Muhammediye, Seyit Battal Gazi, Kerem ile Aslı, Hz.Ali’nin soluk kesen cenk hikâyeleri... Dahası; Anadolu Türkmen kültürüyle yoğrulmuş onlarca kitabı okudu, okudu... Eğer çocuk Üzeyir, bugün çocuklar için yazıyorsa o günkü okumalarının yüzü suyu hürmetinedir diyorum.
- Dilerseniz biraz da “Çocuklar için yazma” üzerinde duralım. Sizce, çocuklar için yazan bir çocuk edebiyatçısının donanımı ne olmalıdır?Çocuk yazarlığının diğer yazarlık biçimi ve tutumundan farklı bir yönü, bir ön koşulu var mıdır?
- Bana göre var. Genel geçer bir kural olmamakla birlikte, “çocuklar için yazma” işine soyunanların bilinçaltında biraz çocukluk bulunmalıdır. Çeşitli konularda binlerce sayfa yazı yazmış bir kimsenin, “Haydi bugün de çocuklar için yazayım.” demesiyle olmuyor bu iş. Çocuk duyarlığını yakalamak gerek. Bunun için de içinizdeki çocuğun size kopya vermesi gerek. Çocuk nelere güler, nelerle duygulanır, nelerle ağlamaklı olur?Çocuğun duygularını harekete geçiren sözcükler ve kavramlar nelerdir?Bir çocuk yazarının veya “çocuklar için edebiyat” yapan birinin bunları kavramadan yola çıkması düşünülemez.Daha önce de bir söyleşide ifade ettiğim gibi; yüksek edebiyata mâl olmuş bazı ahlâk ve öğüt kitaplarını basite indirgenmiş kelime kadrosuyla özetlemek, “çocuk edebiyatı” olarak nitelendirilemez.
Bir şeye açıklık getirmek gerek: Hep söylenir; bir sanat eserinde üç amaç göze çarpar diye... Hedef kitleyi bilgilendirmek, yönlendirmek ve etkilemek. Bana göre, bilgilendirmek ve yönlendirmek, çocuk edebiyatının öncelikli amacı değildir. Olmamalıdır. Çünkü edebî zevkin, pedagojik kaygısını düşünmek son derece yersizdir. Zaten çocuğun da böyle bir beklentisi yoktur. O, sadece okuduğu serüvenin tadını kaçırmayan, insan yüreğinde şiirsel bir haz bırakan, son derece kıvrak ve lirik bir anlatımın büyüsüne kaptırır kendini.
Örneğin “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, sıçanlar berber iken...” diye başlayan bir masal girizgâhının, bilgi donanımı açısından mantıksal bir açıklaması var mı?Ama çocuk bundan hoşlanıyor. Çünkü onun yaratılış hamurunda güzel ve estetik olandan haz alma eğilimi vardır. İşte, “çocuklar için edebiyat” yapan kişinin bu eğilimi bilmesi, ışık tutması ve onu geliştirmesi gerekiyor. Çocuk yazarı olma konusunda bugün geldiğim nokta bu.
- Sizce çocuk kitaplarında gülmece ögesinin yeri nedir?Bunu, öykülerinizde bu ögelerle sık sık karşılaştığımız için soruyoruz. Gülmeceye özellikle mi başvuruyorsunuz?
- Sanırım hepimiz, çevremizde güler yüzlü çocuklar isteriz.Ağlayan bebekten çok, gülen bebekleri tercih ederiz. Hatta bebekleri güldürmek için gıdıklarız. Onlar katıla katıla gülerken biz de mutlu oluruz. O nedenle okuma çağındaki çocukların da kitapla gıdıklanması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca çocuk, tekdüzelikten hoşlanmaz. Değişiklik ister. Nasıl ki anlatım güzelliği ve akıcı bir üslûp, çocuğun kitaba bağlanması için bir ön koşul ise, anlatımı tekdüzelikten kurtarmanın yolu da belki, mizahtır. Ama bu mizah, kaba saba, zorlamayla olmamalı. Örneğin Pinokyo, Güliver’in Gezileri, Tom Sawyer,Don Kişot gibi ünlü klâsiklerde gülmece ögesi ince bir üslûpla kullanılmıştır. Ben de, mizah unsurunun çocuk dünyasına bir renk, bir değişiklik kazandıracağına inandığım için mizaha hikâye ve romanlarımda zaman zaman başvuruyorum. Dahası, bir çocuk kitabını şenlendirmek için ne gerekiyorsa yapılmalı diyorum.
- Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitim biliminin de vaz geçilmez bir ögesi, değil mi?
- Kuşkusuz öyle... Her şeyden önce ben de bir eğitimciyim. Klâsik pedagojinin bazı gereksiz ve çağdışı formatlarını tartışmaya açabiliriz. Ama “çocuğa güler yüzle yaklaşılması” ilkesini tartışmam. Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitimin özüdür. İşte ben, bu özü kitaplarıma da taşıyorum. Eğer bir çocuk yazarının, aynı zamanda, eğitsel bildirileri varsa, bunu ancak güler yüzlü bir kitapla sunabilir. Öğütçü, kural düşkünü, asık suratlı ve “sınav” yaptırımıyla antipatik bir görünüm sergileyen ders kitaplarının hakkından, güler yüzlü bir öykü veya masal kitabı gelebilir. Ölçü şu:Tatlı ve sürükleyici bir öykü, sihirli, akıcı bir dil ve metne serpiştirilmiş dolaylı bildiri.
- Çocuk edebiyatımız, uzun yıllar çeviri kitapların etkisinde kaldı. Bildiğimiz kadarıyla sizin de çeviri çocuk kitaplarınız var. Bu durumun, size göre olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?
- Bildiğiniz gibi bizim öteden beri doğru dürüst bir çocuk politikamız yok. (Çocuk felsefemiz desem daha uygun olacak.) Hâl böyle olunca; bu konudaki belirleyici merkez de yine “Batı” olmuş. Onların çocuklar için uygun gördükleri, bizim de “çocuklar için uygun gördüklerimiz” hâline gelmiş. Bunun doğal sonucu olarak; Batı’dan tercüme edilmiş çocuk kitaplarıyla tanışmışız. Bunun uzun yıllar etkisi devam etmiş. Çünkü onun yerine konulacak seçenekler üretememişiz. Büyükler için kalem oynatan aydınlar, çocuklar için yazmayı “çocukça bir iş” olarak görmüşler. Nitekim bir iki eğitimcinin dışında da konuyu ciddîye alan olmamış.
Tercüme çocuk kitaplarının yararsız olduğunu söylemek biraz insafsızlık olur. Bu çalışmalar her şeyden önce, “çocuk merkezli bir edebiyat”ın oluşturulması gerektiği fikrini uyandırmıştır.Çocuk klâsikleri adıyla anılan tercüme kitaplar, her ne kadar, çocukları amaçlayarak yazılmış olmasalar bile, çocuk merakını uyandırdıkları için önem kazanmıştır.Dahası, çocuğu gündeme taşımıştır.
Jules Vernes’in kendi kurguladığı bilim kurgu türü macera romanlarının yanı sıra, Grim kardeşlerin masal analarından derledikleri hayâl ve fantezi kokan (cin peri) masalları da çocuklar tarafından çok sevilmiştir. Bu iki türün oluşturduğu tiplemeler bizde de yankı bulmuş ve yerli yazarlarımız, özgün macera kitaplarıyla, kendi kültürümüze ait halk masallarını derleyerek çocuk boyutuna taşıyan eserler oluşturmuşlardır. Bu çalışmalar yeterli ve bilinçli olmamakla birlikte, önemli bir adımdır. Bu nedenle tercüme çocuk kitaplarını, ulusal bilinci harekete geçiren bir etmen olarak görüyorum.
Tercüme çocuk kitaplarının ulusal kültürü dejenere ettiği ve yozlaşmaya yol açtığı tezine katılsak bile (ben kişisel olarak katılmıyorum), özgün eserler üretme sürecini hızlandırmadığımız takdirde, çocuklarımız yine de bu beğenmediğimiz seçenekle karşı karşıya kalacaklardır.
Şunu asla unutmayalım:Çocuklar, kültür çatışmalarında taraf olmayı bilmezler. Onlar, doğalarının gerektirdiği yere yönelirler.Eğer sizin kitap kültürünüzde çocuklara fındık, fıstık, oyuncak dağıtan, iyi yürekli, sevecen bir Hızır Dede’niz yoksa; onlar Noel Baba adındaki al yanaklı, şirin ve tombul bir ihtiyarı seveceklerdir. Çocuğun doğasını değiştiremeyeceğimize göre, çocuğa yaklaşmayı denemek zorundayız.
- Peki, söz ulusal kültürden açılmışken şunu da soralım. Örneğin Keloğlan ve Dede Korkut gibi masallar, sizce hiçbir yoruma uğramadan günümüz çocuklarına sunulabilir mi?
-Efendim, siz de bilirsiniz ki masal türünün doğasında zaman ve mekân kavramlarının akılcı bir mantığı yoktur. Gizemli güçler sayesinde, her an yeni bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Küçücük bir tılsımla sevimli Keloğlan’ı 2003’e taşımanız mümkün. Burada önemli olan, Keloğlan’a yüklediğimiz özgün kimliğin korunmasıdır:Tembel ve sünepe görüntüsünün altında son derece akıllı, kurnaz, haksızlığa karşı çıkan, haklının yanında olan, her problemi şiddete başvurmadan, kendine özgü bir kurnazlıkla çözebilen bir kahramanımız var... Masal atmosferi içinde, Keloğlan’ın yaşadığı çağ veya kullandığı objeler o kadar önemli değil. Dün sihirli tokmağını veya tılsımlı aynasını kullanan Keloğlan’ı, günümüz çocuklarının kullandığı dijital oyuncaklarla tanıştırıp o oyuncakların soğuk ve ruhsuz yanlarına birazcık “insanîlik” ilâve edebiliriz. Öyle de yapmalıyız.
Dede Korkut türü bir masala (destan desek, belki daha doğru) gelince; bence bunların (anlatım biçimi ve dili olarak) tarihî dokusunu bozmak uygun olmaz kanısındayım.Çünkü Dede Korkutta o dönemin edebî zevkine tanıklık eden özel bir lirizm, bir şiirsel haz vardır. Belki aynı konu, günümüz çocuklarının anlayabileceği bir dille (olay bazında) yeniden yazılabilir.
- Ülkemizde son yıllarda çocuk edebiyatına yoğun bir yöneliş var. Çocuklar için çok sayıda masal, hikâye, roman ve şiir yazılıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
- Hiç kuşkusuz, bu ilgiyi sevindirici buluyorum. Her şeyden önce, çocuğun gündem oluşturması bakımından önemli. Ancak, yazılıp çizilenlerin tümünü birden “çocuk edebiyatı” tahtına oturtmayı uygun bulmuyorum. Çocuk kitabı yayınlamak başka şey, çocuğa edebî zevki kazandırmak kaygısıyla oluşturulan düzeyli eserler üretmek başka şey.
Çocuğu “kolay bir tüketici” olarak gören ticarî anlayışı asla onaylamıyorum. Nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu bir ülkede, ister istemez, bu alanda da bir sektör oluşacak. Bunu yadırgamıyorum. Ama çocuklarımıza edebî zevkten yoksun, kaba ve sıradan şeyler okutmaya da hakkımız yok. Piyasadaki çocuk kitaplarını eleştirel bir gözle inceleyecek olursanız, dünya çocuk klâsiklerinin bile tadının kaçtığını göreceksiniz.Çünkü; önüne gelen herkes bir yayın evi kuruyor; telif kaygısı gütmeden, son derece bozuk bir Türkçe ile, sınırsız ve sorumsuz bir anlayışla “Çocuk Klâsikleri” yayımlıyor.Zavallı “Kırmızı Başlıklı Kız” da kendisini tanıyamaz oldu. Önceleri, büyük annesine kurabiye götürürken ormanda yolunu kaybetmişti; şimdilerde ise sorumsuz yayıncılar yüzünden kişiliğini kaybetti.
Yazarlık bilincine erişmiş aydınlarımızın “çocuk edebiyatı” ile ilgilenmenin çocukça bir iş olmadığını kavrayarak bu işe eğilmelerini, piyasa işi çocuk kitapları yayınlayanların da çocuğu bu kadar hafife almamalarını temenni ederim.
- Sizce çocuk edebiyatı, yalnızca çocuğa seslenen bir edebiyat mıdır? Ne dersiniz?
- Özellikle vurgu yaptığınıza göre, sorunuzun ikinci kısmına katıldığımı söylemem daha doğru olacak. Çünkü ben, içinde “edebîlik” taşıyan lirik ve şiirsel haz bırakan güzel bir metnin -yaş sınırı tanımadan- herkes tarafından zevkle okunabileceğine inanıyorum. Ben henüz sekiz yaşlarında bir çocukken, babamın dolabında ilginç bir kitap vardı:“Âdem ile Havva ve Cennet-i Âlâ”. Bu kitabın giriş bölümünde, secîli* nesirle yazılmış bir cennet tasviri yer alıyordu. Birkaç paragrafı geçmeyen bu bölümü, ablama ısrarla okutur okutur dinlerdim. İnanın, çoğu sözcükleri anlamazdım bile... Ama beni o kitaba bağlayan şey, anlatımın güzelliğiydi. Ablam kitabı okurken, ben de ilginç hayâller kurardım. Belki de “edebîlik”le “çocukça”lığın bir arada olması buydu. Oysa bu kitap, çocuklar için kaleme alınmamıştı. Tabiî bugün, kum saati ters döndü:Şu anda 53 yaşındayım ve ben çocuklar için yazılmış güzel masalları okuyorum. Ama ölçü aynı:Edebî haz.
- Genelde çok okumayan bir toplum olduğumuz söylenir. Okuma alışkanlığının kazanılmasında çocuk edebiyatının yeri nedir?
- Sanırım bu şikâyet, bizim toplumumuzun ana dertlerinden biri. Yeterince okuyamıyoruz. Yıllardan beri bu hep söylenir. Tahmin ediyorum, okuma yoksunluğundan şikâyet edenlerle, okumayı önemsemeyenler, sosyo-ekonomik plâtformun ayrı kulvarlarında koştukları sürece bu yakınma hep sürecek. Yani, ekonomik kaygı, kültürel kaygının birkaç adım önünde gidiyor. Dolayısıyla da “az okuyan bir toplumuz” sorunu, ülke nüfusunun ancak yüzde yirmisini ilgilendiriyor. Çünkü geriye kalan yüzde seksen, “okumuşluk” sözünden diploma sahibi olmayı anlıyor. Hâl böyle olunca, yapılacak tek şey var:“Okuma bilinci”ni “diplomalılık” algısının önüne geçirmek. İşte burada, çocuklar için yapılan edebiyatın önemi ortaya çıkıyor.Eğer okuma çağındaki çocuklarımıza, zevkle ve heyecanla okuyabilecekleri, düzeyli ve seçkin kitaplar sunabilirsek, okuma bir tutkuya dönüşecektir. Bilinçaltının bir parçası hâline gelecektir. İleriki yaşlarda, ekonomik kaygı sarmalına yakalansalar bile, bu tutku onları yalnız bırakmayacaktır. Belki o zaman, “okuma”nın, bir diploma yakalama sürecinin ötesinde bir şey olduğu anlaşılacaktır.
- Peki, söz buraya gelmişken önemli bulduğumuz bir konuyu daha sormak istiyoruz: Ülkemizdeki çocuk edebiyatı çalışmalarını değerlendirirken resmî kurumların bu alandaki çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?
- Dilerseniz bu sorunuzu şöyle bir girişle cevaplayayım: Çocuklara öğüt niteliği taşıyan kitapları bir yana bırakırsanız, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz “çocuk edebiyatı” kavramının tarihi o kadar eski değil. Tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizdeki çocuk edebiyatı da çocuk psikolojisinin bizdeki tarihiyle eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır. İbrahim Alaaddin Gövsa’dan Enver Naci Gökşen’e kadar uzanan çizgide, odak noktasını çocuk psikolojisinin oluşturduğu, fakat yine de öğretmen merkezli, güdüleyici ve iyi vatandaş yetiştirme kaygılarıyla örülmüş metinler, çocuk edebiyatının amaca uygun türleri olarak değerlendirilmiştir. Yani, bir taraftan çocuğun kendisine özgü bir psikolojisinin varlığından söz edilirken, diğer taraftan, çocuğun öz itişli, özgür ve özgün duyarlığı gözardı edilmiştir. Bana göre bu süreç, resmî kurumlarda hâlâ devam ediyor.Çünkü resmî örgün eğitimin merkezi (bilerek veya bilmeyerek) mutlu çocuk yerine, iyi vatandaş görüntüsüyle donatılmış adamcıklar bekliyor.
Örneğin; “Ağustos Böceği ile Karınca” masalını (fablını) okuyan çocuktan, karıncanın tarafını tutması bekleniyor. Oysa çocuk, doğasındaki acıma duygusunun bir sonucu olarak ağustos böceğinden yana olabilir. Ama eğitsel (!)olarak buna hakkı yoktur. Çünkü ağustos böceği gibi tembel değil, karınca gibi çalışkan çocuk görüntüsü vermelidir.
Onun içindir ki 7-9 yaş grubunu ilgilendiren öğretim programında, Hayat Bilgisi “Hayatın Bilgisi”, mihver (merkez) derstir. Türkçe dersinde yer alacak yazıların da onu destekleyen didaktik (öğretici)metinler olması istenir. Hayâl, fantezi, şiirsel haz ve çocuk duyarlığı önem taşımaz. Oysa çocuk edebiyatının bel kemiği bunlardır.
Bizim beklentimiz, Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı gibi eğitim ve kültür amaçlı devlet kuruluşlarının, kaliteli çocuk yayıncılığını ilke edinmeleridir. Ne yazık ki, bugüne kadar, her iki bakanlığın da çocuklara yönelik uzun soluklu bir dergileri bile olmamıştır. Dönem dönem ortaya çıkan çocuk dergilerinin ise bir edebiyat dergisinden çok oyun, eğlence ağırlıklı yayınlar olduğu görülmüştür. Bu bakanlıkların yıl içerisinde yayımladıkları birkaç çocuk kitabı da ihtiyaca cevap verecek yoğunlukta değil. Dahası, yayımlanan çocuk kitapları, editöryal bir yaklaşımla ele alınmıyor. Yaş grubu, konu tasnifi, dizi mantığı, boy ve sayfa standardı gibi esaslara dikkat edilmiyor. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı’nın, çocuk kitabı yayınlayan diğer kurumlara öncülük edecek örnek çalışmaları olması gerekir.
Son günlerde, “Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim” dergisinin Elma Şekeri adlı çocuk ekini gördüm, sevindim. Bir formalık şirin bir dergi... İleride daha boyutlu, edebî yoğunluğu artmış, bağımsız bir çocuk dergisi olur diye umuyorum. Bu konuda bizler, Çocuk Edebiyatçıları Birliği olarak bu dergiye veya Millî Eğitim Bakanlığının çocuk kitaplarıyla ilgili çalışmalarına katkıda bulunmaya hazırız.Umarım, yetkililer bizim bu çağrımıza ilgi ve ihtiyaç duyarlar. Bu mesajımızı da buradan sizin aracılığınızla iletmiş oluyorum.
-Dileriz dediğiniz gibi olur... Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
-Biz de teşekkür ederiz.
ÜZEYİR GÜNDÜZ
1950’de Kırşehir Mucur’da doğdu. İlk öğrenimini Mucur’da, orta öğrenimini Kayseri’de, yüksek öğrenimini ise Kayseri Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde tamamladı. Çeşitli okullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptı. 1988 yılında, Millî Eğitim Bakanlığı Türkçe Eğitimi Geliştirme Merkezi (TEGEM)’de görevlendirildi. Bakanlıkça hazırlanan ilköğretim Türkçe kitaplarında metin yazarı ve çocuk edebiyatçısı olarak çalıştı. 1990 yılında Film-Radyo-TV. ile Eğitim Merkezi (FRTEM) ne atandı. Bu kurumda sırasıyla; müdür yardımcılığı, medya danışmanlığı ve basılı eğitim araçları uzmanlığı yaptı.
Yazı hayatına lise yıllarında başladı. İlk yazısı 1968 yılında Okul-Aile Birlikleri dergisinde çıktı. Üniversite yıllarında çocuk edebiyatına ilgi duydu. Çeşitli çocuk dergilerinde ve değişik gazetelerin çocuk sayfalarında çocuk edebiyatına ilişkin yazıları yayımlandı. Çağdaş çocuk edebiyatının önde gelen yabancı yazarlarından çeviriler yaptı. 1987 yılında, Tek Kanatlı Güvercin adlı kitabıyla Kültür Bakanlığı’nın, 1998 yılında da Yeni Kervan dergisinin Çocuk Edebiyatı ödüllerini kazandı. Türkiye Yazarlar Birliğince 2000 yılının çocuk edebiyatçısı seçilen yazarın Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Çocuk Vakfı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve özel sektöre ait değişik yayın evlerince basılan telif ve tercüme olmak üzere 40’a yakın çocuk kitabı bulunmaktadır.
Evli ve 3 çocuk babası olan Gündüz, hâlen Çocuk Edebiyatçıları Birliği’nin başkanlığını yürütüyor.
Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi, Temmuz 2003, sayı:41)