Zeki Gürel

Açıklama

<%Açıklama%>


Bağlantılar

» Ana Sayfa
» Profilim
» Blog Arşiv

ANADOLU KOKAN KIBRIS VE MİLLÎ DİRENİŞİN KAHRAMANI RAUF DENKTAŞ

 

 

Yard. Doç. Dr. Zeki Gürel[1]

 

“Ondan gül alırdım, ona gül verirdim ben!

Kimdir? Dediler… Kıbrıs’ı gösterdim ben!

Ey Türkiye, ey anne vatan, Meclisi’ne

Kıbrıs mebusu olmak isterdim ben!”

 

           

Kıbrıs adası Akdeniz’in kuzey doğusunda 34 derece 33 dakika ile 35 derece 41 dakika kuzey enlemleri ve 32 derece 17 dakika  ile 34 derece 35 dakika doğu boylamları arasında yer almaktadır.

Türkiye’den kırk mil uzakta bir adadır Kıbrıs. Türkiye’den on dakikada uçakla, üç buçuk saatte vapurla gidersiniz oraya, seher vaktinde Akdeniz’e paralel olarak uzanan Toros Dağları’nın eteklerinden Kıbrıs’taki horozların sesini duyarsınız…

Anadolu’nun kucağındadır sanki bu ada… Anamur ve Alanya’dan ışıkları bile görünen bu yeşil ada her şeyiyle Türk’tür ve Kıbrıs Türkü de Türkiye dışında kalan diğer Türkler gibi Türkiye hasretiyle yanarlar.

Kıbrıs’a gidip Türk köylerini, Türk kasabalarını gezen herkesin şahit olduğu bir şey vardır; Türk bayrakları süsler her yanı…

Kıbrıs’tan maada , Makedonya hariç dünyanın hiçbir yerinde Türk bayrağını bu kadar çok kullanan üçüncü bir Türk toplumu yoktur.

“Vatan hasreti, bayrak hasreti… Bayrak yasağı var… Baskı var… Bayram günlerinde Bayrak evimizdeki sandıklardan çıkar ve görülür, öpülür… Rengini şehitlerin kanından alan Albayrak gözyaşları ile ıslanarak yeniden sandıklara yerleştirildi.

Biz özgürlüğe, vatana, bayrağa hasrettik…”

1974 Barış Harekâtı’ndan sonraki günlerde bağımsızlığını ilân eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bayrağında da “Albayrak’ta”  olduğu gibi Ay ve Yıldız bulunmaktadır. Yukarıdaki satırların yazarı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın 7 Şubat 1942’de yazdığı ALBAYRAK şiiri oldukça manidardır:

 

ALBAYRAK

 

Hasretken bunca yıldır kavuştuktu sana biz,

Seni ilk gördüğümüz gün titrediydi kalbimiz,

Kanımıza karıştı al rengin kaynayarak.

Şimdi nerelerdesin sallansana Albayrak?

 

Hürriyetin timsali Bayrağımız sallansın,

Onu gören her Türk’ün göğsü yine kabarsın,

Gölgelesin vatanı neşe ile sallanarak

Fakat hani nerdedir, dalgalan Albayrak?

 

Onun kızıl rengiyle kalbimiz tutuşurken,

İçime serin verdi, gölgesinde yattım ben,

O gölgede yatarken ruhum kaçtı uçarak,

Gitti aramak için dalgalanan Albayrak.

 

Gel dalgalan Bayrağım, al gölgende yatayım,

Kızıl rengin altında bir er gibi yaşayım,

Gel gölgele toprağımı neşe ile sallanarak

Fakat nerelerdesin güzel sevimli Bayrak?

 

                                                                       7 Şubat 1942

 

İslâm ordusu Kıbrıs’a çıkartma yaptığında Müslümanlar arasında Hazreti Peygamber’in halası Ümmi Harâm da bulunuyordu. Larnaka dolaylarında,  attan veya deveden düşüp şehit olduğu yerde türbesi ve adına yapılmış camisi vardır ki; çevresiyle birlikte Kıbrıs’ın en kutsal, en güzel köşelerindendir… Hem murat, ziyaret, adak, hem de gezi yeridir… Önünde gölü ve denizi de vardır. Halk arasında Hala Sultan olarak tanınan bu zâtla ilgili olarak Bayrak şairi Arif Nihat Asya bir rubaisinde şöyle demektedir:

 

“Rengim, dedi, yok sedefte , mercanda benim;

  Heykel de, resim de, ses de, destan da benim!”

 

“Hoşsun, iyisin belki dedim, Afrodit’e,

  Lâkin yüce gönlüm, Hala Sultan’da benim!”

 

Türklerin Osmanlı adıyla Kıbrıs’a ilk çıkışları ise 1570 tarihinde Allah Allah nidalarıyla  Limasol  önlerinde olmuştur.

Türk tarihini ve Osmanlı Türk büyüklerini iftiralarıyla karalamak isteyenlere bir cevap olmak üzere Kıbrıs’ın fethi ile alâkalı olarak şu tespitleri de burada vermekte fayda görüyoruz:

 

“Padişah Selim II.’nin şaraba düşkünlüğü ve Yahudi bir tüccar olan Josef  Nasi’nin Kıbrıs şaraplarını devamlı olarak Sultan’a methetmesi, Selim II.’nin Kıbrıs’a olan ilgisini artırdığı da rivayet edilmektedir. Hatta Kıbrıs zapt edildiği takdirde Josef Nasi’yi Kıbrıs’a kral yapacağı şeklinde Sultan Selim II.’nin müsaviye vaatlerde bulunduğu ve bundan dolayı Josef Nasi’nin 13/ Ekim/ 1569 tarihinde Venedik donanmasının yakılmasında büyük rol oynadığı ileri sürülmektedir.

Kuzey doğu Türkleri ile irtibat temini gayretiyle çırpınan ve Venedik’in Osmanlılara karşı herhangi bir Haçlı ordusu hazırlama tehlikelerini düşünen Kıymetli Sadrazam Mehmet Sokollu’nun Kıbrıs’ın fethine muhalefet etmesine karşılık, başta Sultan Selim II. Olmak üzere Vezir Lala Mustafa Paşa ile Piyale Paşanın fetih taraftarı olmalarına aşağıdaki zikredilen Müftü Ebu-Suut efendinin fetvası da eklenince hemen fetih hazırlıklarına girişildi.

 

Müftü Ebu Suut Efendi’nin verdiği fetva:

 

“Sabıka bir Vilayet-i Dar-ı  İslam’dan olup, bade zamat küffar-ı hakisar müstevli olut medaris ve mesacidin harap ve muattal ve menabir ve mahafilin küfr ve dalâlet ile mâlâmal ve nice dürlü ef’al-i habise ile dini İslâm’a kasdeyleyüp evza-i kabihaların işaat eyleseler, Padişah-ı dinpenah hazretleri hamiyet-i İslam muktazasınca diyar-ı meskûru  küffar-ı hâkisar elinden alıp dar-ı islâma ilhak eylemeğe azimet ve himmet buyursalar, sabıka meşkûr keferenin tasarruflarında olan ahar vilâyetlerle müsâlâha olundukta ellerine verilen ahitnamede mezkûr vilayet dahil olmakla şeriat-i mutahhara mucibince ahitname nakzına azimet buyurmalarına mani olur mu beyan Buyurula”

“Elcevap;

Allah-ü alem asla mani yoktur. Padişah-ı İslam eizzallah-ü ensaruhû kefere ile sulh eylemek olzaman meşru olur ki Kaffe-i müslimine menfaat ola. Olmayacak asla sulh caiz değildir. Menfaat müşahede olunup Müebbet veya muvakkat olduktan sonra menfaatlû zamanda bozulması enfa görüle elbette bozmak vacip olur. Hazret-i Resul Aleyhisselâm Hicret-i nebaviyenin altıncı yılından on yıla deyin sulh edip Hazreti Ali Kerremalh-ü Vecheh-ü müekket ahitnâme yazup muahade mukarrer kılındıktan sonra gelecek yıl bozmak enfa görülüp Hicretin sekizinde üzerlerine varup Mekke-i Muazzamayı fetih buyurmuşlardır. Hazret-i Halife-i Rabbulâlemîn Halledal-lahi Tealâ Zilâl-i Saltanatühû Alâ Müfarük-ül- Müslümin ve eyyide binasrünaziz ve fethül-mübin azimet-i hümayunlarında Cenab-ü Risaletpenah Sallal-lahittaalâ Aleyh-i vesnelam Hazretleri’nin sünnet-i Şeriflerine iktidar buyurmuşlardır.”

“Ketebet-ül Fakir Ebussuud”  (Karaman, 1964; sayfa: 50-52)

Türk birlikleri 9 Eylül 1570 tarihinde şafakla birlikte umumî taarruza geçtiler. Erlerden birisi Lefkoşe’ye girişte Tabya’ya Türk bayrağını çekti. Türk bayrağının çekilmiş olduğu bu tabya üzerinde bugün, o isimsiz bayraktara ait bir türbe ve cami vardır. Lefkoşe’ye bayrağımızı ilk defa çeken bayraktar bu surun üzerinde şehit oluştur tıpkı İstanbul’un surlarına bayrağı diken Ulubatlı Hasan gibi…

Lefkoşe’nin Ulubatlı’sı, camiin ve türben Rumlar tarafından tahrip edilmiş olsa da sen varlığınla Kıbrıs’ı Türk kılan bir ruhsun.

 

“Kutsî ve mübarek iki rûhun, akşam,

Göklerde buluşmasıyla başlar bayram…

Bayraktar, öper Ümmi Harâm’ın elini;

Bayraktar’ı alnından öper Ümmi Harâm.”

 

Türk bayrağı o gün bugündür Kıbrıs’ta dalgalanmaktadır.

XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Balkanlar’a ve Anadolu’ya göz diken Rusya, Akdeniz’e de sahip olmak istiyordu. Bu durum ise büyük bir sömürge imparatorluğu olan İngiltere’nin aleyhineydi. Çünkü Rusların Akdeniz’e inip Hindistan ticaret yollarını zaptetmesi İngilizlerin işine gelmezdi.

1877 Osmanlı-Rus harbinde Türkler bir çok cephede hayranlık yaratan kahramanlıklar göstermişseler de Rusya’nın batıdan İstanbul önlerine ve doğudan Erzurum’a kadar gelmelerine engel olamamışlardır. Ayostefanos Antlaşması işte bu zor şartlar altında 3 Mart 1878’de Rusya ile imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre : Osmanlı Devleti Batum, Kars, Ardahan ve Doğu Beyazıt’ı Ruslara terk etti. Bulgaristan kuruldu. Sırbistan,  Karadağ ve Romanya’nın bağımsızlıkları Osmanlılar tarafından  kabul edildi. Bosna, Hersek’e muhtariyet verildi. Teselya Yunanistan’a bırakıldı.

Rusya’nın hem toprak kazanması hem de Balkanlar üzerinde  nüfuz sahibi olması İngiltere’yi telaşlandırdı. Avusturya ile Almanya’yı yanına alarak Ayostefanos Antlaşması’nı kabul etmediler ve Bismark başkanlığında Berlin’de tekrar toplanmasını Rusya’ya teklif ettiler. İngiltere ve diğer devletlere karşı  yalnız kalan Rusya, bu teklifi kabul etti. Berlin Antlaşması’nda Kıbrıs geçici olarak İngiltere’ye bırakıldı. Geçici bir devre için el değiştiren Kıbrıs’a İngilizler her yıl 92799 sterlin ödemeyi kabul etmişlerdi. Fakat bu para hiçbir zaman Osmanlı Devleti’nin eline geçmeden Duyun-i Umumiye borçlarına yatırılmıştı.

İngiltere XVIII. Yüzyılın sonlarından itibaren Akdeniz’de bir üs kurmak arzusunda idi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 5 Kasım 1914 tarihinde İngiltere Kıbrıs’ı tek taraflı olarak işgal ettiğini, bundan böyle Osmanlı’nın Kıbrıs ile hiçbir ilgisinin kalmadığını bütün dünyaya ilân etti.

11 Şubat 1959 tarihinde imzalanan Zürich Antlaşması, Kıbrıs’ın yalnızca Türkiye ve Yunanistan’ın değil, adadaki Türklerin, Rumların ve İngiliz Hükümeti’nin  de  yakından ilgili bir mesele olduğu gerçeği üzerine bina edilmişti. Yeni kurulacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı gayesiyle imzalanan  “Garanti Antlaşması”nda  Türkiye de Yunanistan ve İngiltere ile birlikte  garantör devletlerden biri sayılmıştır. 6 Nisan 1960 tarihinde Kıbrıs Anayasa’sı tamamlanmış ve Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Türk ve Rum temsilcileri tarafından imza edilmiştir. Bu imza töreninde  Türkiye’yi Prof. Suat BİLGE ve Kıbrıs Türklerini Rauf DENKTAŞ temsil etmiştir.

16 Ağustos 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Rumlar, Türkleri bir türlü kabullenememişlerdir. Heybeliada Ruhban Okulu’ndan mezun Başpiskopos ve cumhurbaşkanı Makarios ve Rum bakanlar “Enosis” den bahsetmeye başlamışlardır. Yapılan antlaşmaları hiçe sayarak Yunan millî ülküsü “Megalo İdea” yolunda Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için Enosis’i gerçekleştirmek için adadaki Türklere karşı insanlık dışı zulümlere başlamışlardır. Bu sırada Kıbrıs Türklerinin lideri Dr. Fazıl Küçük idi.

Rumlar, Kıbrıs Devleti’nin resmî dili Türkçe ve Rumca olduğu hâlde yazışmalarda mümkün mertebe Türkçe olarak hiçbir evrakın yazılmamasına ve Türk cemaatine gönderilenlerin Rumca yazılmasına gayret göstermişlerdir. Türk liderlerinin çeşitli şikâyetlerine hiç aldırmamışlardır. Türklerin hakları her gün artan şiddet olaylarına paralel olarak gasp edilmeye devam etmiştir.21 Aralık 1963 gününde başlayan Rum saldırıları silahlı ve acımasızdır. Bu sırada Dr. Fazıl Küçük’ün yanında Türk Cemaat Başkanı olarak Rauf Denktaş bulunuyordu.

Rum çeteleri iyice azmışlar, Türk kızlarını ve kadınlarını rehin olarak alıp götürmüşler. Soydaşlarımız Rum saldırıları karşısında yaralılara kan bulma imkanı bile bulamamışlardır.

Dr. Fazıl Küçük’ün resmî  ikâmetgâhı ile Lefkoşe’deki Türkiye Büyükelçiliği binasına bile ateş açılmıştır.Türkiye, garantör devletlere durumu izah etmiş ama Yunan ve İngiliz hükümetleri olaylar karşısında tarafsız kalmışlardır. Kıbrıs Rumlarının Yunanistan’ın kışkırtmalarıyla, adadaki Türkleri imha hareketini önleme gayesi ile Lefkoşe semâlarında Türk jetlerinden bir filo ihtar uçuşunda bulunuyor.

Ben bu sırada henüz  çocuktum. Ama babamgilin köyün erkekleriyle bir araya  toplanıp,   radyodan ajansları (haberleri)  dinlediklerini,  Kıbrıs’ta savaşmak için gönüllülerin hazırlandığını bugün gibi hatırlıyorum. Pilot Cengiz Tepel’in uçağının düştüğünü ve şehit olduğunu yine o heyecanla dinlenen ajanslardan öğrenmiştim… Makarios dendi mi bugün bile tüylerim diken diken olur… Türk birliğinde görevli doktorun eşi ve üç çocuğunun evlerinin banyolarında soğukkanlılıkla ve hunharca öldürülmeleri haberi, Rumların ağır silahlar kullanmaya başlamış olmalarını işitmemiz ve yine adadaki Türk askerî birliğinin anlaşma gereği İngiliz generalin komutası altında olması  bugün bile izahını zor yaptığım hususlar olarak hafızamda hep tazeliğini muhafaza edecektir.

1974’te Türkiye’nin adaya çıkartma yapması ve bugünkü gelinen nokta… Bütün bu süreçte daima önde ve ada Türklüğü’nün başında bulunan mücahit bir lider Rauf Denktaş…

Rauf Raif Denktaş, 27 Ocak 1924 tarihinde Kıbrıs'ın Baf bölgesinde doğdu. Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Babası hakim Raif Bey'dir. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul'a gönderildi.

Arnavutköy'de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi'nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs'a döndü ve liseyi Kıbrıs'ta bitirdi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere'ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım'la evlendi.

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk Cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak'ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük'ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve Cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı.

1955'te terörist bir hüviyete bürünen Enosis’le mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958'de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurdu.

1959 Zürich ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi'yle İcra Komitesi Başkanlığı'na seçildi.

1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürich-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara'ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi.

16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı'na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs'a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansından sonra Makarios tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada'ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy'e çıkarak savaşa katıldı. 1967'de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye'ye geri verildi. 1968'de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs'a döndü.

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı'na seçildi. 28 Şubat 1973'e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi.

13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976'da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu.

22 Nisan 1990'da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995'teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi.

17 Nisan 2005tarihinde kışın baharla oynaştığı bir zamanda cumhurbaşkanlığından ayrılan Denktaş, mücadele ve devlet adamı bir siyasetçi olmanın da ötesinde iyi bir fotoğraf  sanatçısı ve kalemi kuvvetli bir kalem eridir. İngilizce ile Rumca bilen ve evli olan Denktaş’ın üç oğlu ve iki kızı oldu. Yayınlanmış 50 kitabı ve bir film senaryosu (işgal Altında adıyla TRT tarafından çekildi) bulunuyor. Amerika, İngiltere, Avustralya, İtalya, Türk Cumhuriyetleri, Polonya, Fransa, Avusturya ve Türkiye Cumhuriyeti’nde fotoğraf sergileri açtı, çeşitli ödüller aldı ve bir dizi konferans verdi. İ.Ü. İletişim Fakültesi tarafından (1958) Yılın iletişimcisi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Yılın Adamı seçildi. Atatürk Türk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından Atatürk Uluslararası Barış Ödülü verildi. O şimdi “ Millî direnişin kahramanı, egemenliğin yılmaz savunucusu” olarak gazetelerde yazmaya, millî davamız olan Kıbrıs meselesini konferanslarda anlatmaya devam etmektedir.

O, her şey bir yana önce iyi bir insandır. Rauf Denktaş , saadetin sırrının “iyi insan” olmakta saklı olduğunu söylüyor ve iyi insanı şöyle vasıflandırıyordu:

“İyi insan, doğru dürüst olan insandır. İçinde Allah sevgisi ve Allah korkusu vardır. İnsanları ve insanlığı sever, onun yükselmesi için elinden geleni yapar.”

Kitap hâlinde yayımlanan eserlerinden bazıları şunlardır:

Saadet Sırları (1941); Ateşsiz Cehennem (1944); Criminal Cases (1954); Onikiye Beş Kala Kıbrıs (1964); The Cyprus Problem (1968); Akritas Plan (1968); Gençlerle Baş başa (1981); The Cyprus Triangle (1982); Gençlere Öğütler (1985); Yarınlar İçin, İmtihan Dünyası, Kuran'dan İlhamlar (1986); Atatürk, Din Ve Laiklik (1989); Kıbrıs Davamız (1991), Kıbrıs’ta Bitmeyen Kavga (1991), Arşiv Belgeleri Ve Notlarla ''İlk Altı Ay'' (1992); Arşiv Belgeleri Ve Notlarla ''O Günler'' (1993); Karkot Deresi (1993), Kıbrıs Girit Olmasın (2005), Yeniden On ikiye Beş Kala (2005) …

Can damarımız Kıbrıs’ta devlet ve dava adamı olarak yaşamakta olan Rauf R. Denktaş’ın özel notlarından seçtiğimiz bir demetle sizleri baş başa bırakıyoruz:

 

*

*   *

“Ümitli yaşamak, her gecenin bir gündüzü olduğuna inanmak ne güzel bir şeydir. Hayat tatlı, acı sürprizlerle doludur. Zaman birçok problemi kendiliğinden halleder, bir yanık merhemi gibi iç acılarımızı küller, dağıtır.

İnsan acılar, felâketler karşısında “Bu da geçer” diyerek, kendi kendini kuvvetlendirebilmelidir. Giden gelecek, kaybolanın yerini başka şeyler, başka kazançlar dolduracak, yapılmış olan hatalar varsa bunları tamir eden bulunacaktır.

Bu yaşa geldim; babamın ölümünden başlamak üzere çok acılar çektim; üç çocuğumu toprağa verdim; siyasî hayatta  en yakınlarımdan nankörlük gördüm, arkamdan bıçaklandım; işler kötü gittiğinde “her şeyin mesulü Denktaş’tır” dediklerini işittim; yalnız, hem de çok yalnız kaldığım anlar oldu. Çoğu defa ümitsizliğe yuvarlanacak oldum. Fakat bir yerde, içimdeki bir ses bana “Dur! Bunlar da geçer… Güneş balçıkla sıvanmaz; yalanla peynir gemisi yürümez.. Bekle, sabret” deyiverdi. Sabrın selâmet olduğuna inanarak bekledim. Sabrımın taştığı anlar oldu. Şimdi, geriye her baktığımda , sabrımın taştığı ânı kendimin yarattığını anladım. Daha da beklemek gerekirdi, beklemeliydim. Anlıyorum ki; sabrın hududu yoktur. Sabırlı insan iyi sonuç alıncaya kadar beklemesini ve her türlü engele rağmen bu sonucu almak için uğraşmasını bilen kişidir.

Hayatı olduğu gibi kabul etmek de mesut olmanın yollarından biridir. Bu doktrin, “Hayatı, insanları, cemiyeti daha iyi, daha güzel yapmak için uğraşmayınız” demek değildir. Anlatmak istediğim husus şudur: Ne olursa olsun, size ne yapılırsa yapılsın, tabii karşılamasını , hayal kırıklığına uğramamayı öğreniniz. İç yapınız katı olmasın; ilk darbeden yıkılmasın, kırılmasın; elâstikî bir ruha sahip olmaya çalışınız. İyiye, güzele, başarıya  sevindiğiniz anları hatırlayarak kötü, çirkin, başarısız anlarda “ Bu da geçer” diyerek kendi kendinizi avutmasını biliniz.

Hayatınızın daha iyi, daha güzel olması için çalışırken karşılaşacağınız müşküller sizi bedbaht  etmesin Hayatı olduğu şekliyle de seviniz ve mutluluğa kavuşunuz.

Mesut olmak için doğduğunuza inanınız ve saadeti kendi içinizde arayınız. Bu iç dünyanızı görmeyecek kadar kör, “Aman, saadetim kaybolacak” endişesiyle hayatı kendinize zehir edecek kadar budala olmayınız. Saadet, mesut olmak isteyen herkesin elindedir. İçini temiz ve ferah  tutan, namuslu, imanlı doğru kişilerin saadetini kimse ellerinden alamaz. İçi temiz olmayan, namussuz, imansız, yalancı kişiler ise ne kadar gülseler, eğlenseler, saadeti, hakikî iç huzuru asla tadamayacaklardır. Epiktetus şöyle der:

“Öleceksem veya zincire vurulacaksam kederli bulunmam icap etmez; sürgüne gönderiliyorsam hiçbir kimse  beni mesut olmaktan men edemez. Hapse atılacaksam ancak vücudumu hapsedebilirler; fikrimi kimse hapsetmek kudretine malik değildir.”

 

“Başkasına kul olmayan,

Hak yolundan ayrılmayan,

Namusunu kalkan sayan,

En bahtiyar bir insandır.”

 

Memuriyete bu yüzden, bu inançtan ısınmadım. Kendi el ve akıl emeğim ile hayatımı kazanmak, hür yaşamak, sadece işimin, vazifemin esiri olmak… İşte, hayatta seçtiğim yol! Belki de “Aman, memuriyet” diyenleri anlayamamamın nedeni buna dayanmaktadır. Memuriyet! İnsan ruhunu zincire vuran ne muazzam bir kuvvettir?

“Mesut olmak için değil, mesut etmek için çalış; mesut olursun.”

Bu inancımı değiştirmiş değilim. Başkaları için yaşamak, başkalarının dertlerine çare aramak benim iç yapımda vardır. Bu yüzden çok acı çektim, fakat yine de sadece kendi nefsi için yaşayan bencil bir kişi olmadığıma şükrederim.

“Meşgale, sevgi ve ümit: saadet”.

Bu bir satırlık  sözü yazdıktan yirmi bir sene sonra Kıbrıs’tan sürgün edilecektim. İşsiz kalmanın acısını işsiz kalmayanlar bilmez. Günlerimi doldurmak için devamlı bir surette yazdım., okudum ve yine yazdım. Gün geldi, bizi sever zannettiklerimizin, zamanında elinden tuttuklarımızın, yardım ettiklerimizin hışmına, hücumuna, iftirasına uğradık. Bizi kurtaran yegâne şey, İlâhî adalete olan inancımız ve sönmeyen ümidimiz oldu.

Gün geldi, esir düştük. Dört duvar arasında kâğıtsız, kitapsız kaldığım anlarda, esaretten kurtulunca yapacağım işleri, yazacağım yazıları düşünmekle vakit geçirdim. Bir an olsun ümitsizliğe düşmeksizin, her geçen gün, kurtuluş gününe bir gün daha yaklaştık düşüncesi ile  ayakta durdum. Yıllarca sürebilecek esaret on üç gün sürdü. Bizi yine sevgi kurtarıyordu.: halkın sevgisi! Karanlık hücrede Allah’a olan inanç bize ışık olmuştu. Allah sevgisinin, inancın kıymetini  ve kudretini anlamak için bu durumlara düşmek gerekmemeli!

“Çalışmaksızın yaşamak bir suç, özenmeksizin çalışmak hissizliktir.”

Bugüne kadar boş kalmadım; tatil günlerinde daima yapacak iş, yazacak bir konu, okuyacak bir kitap buldum. Hiçbir işe hor bakmadım, hiçbir vazifeyi küçümsemedim. Memnunum!”

 

*

*   *

 

Kıbrıs, coğrafî bakımdan Anadolu’nun Akdeniz’e Uzanmış bir parçasıdır. Tarih, kültür, nüfus, ekonomi, jeopolitik ve stratejik açıdan da vazgeçemeyeceğimiz bir vatan toprağıdır. Asırlarca Türk bayrağının dalgalandığı bu belde, geçen yıllarda Mehmetçiğin kanı ile yeniden yoğrulup süngüsü ile kilitlendikten sonra artık tam bir Türk ülkesi olmuştur. Kıbrıs davası sadece Türkiye Türklerinin değil, bütün Türk dünyasının millî bir davasıdır. Kıbrıs davasından verilecek her taviz; şu anda anlaşılmasa da uzun vadede bütün bir Türk dünyasını olumsuz etkileyecektir. Kıbrıs, Türk  dünyası için bir imtihandır. Kıbrıs Türkleri ile Makedonya Türkleri arasındaki yakınlık ve tarihî süreçteki benzerlikler, bundan sonra yaşanacaklar açısından da zaman zaman örtüşecek olaylara gebe gözüküyor.

Türkçe’de Kıbrıs üzerine yazılmış pek çok şiir mevcuttur. Biz de bu yazımızı pek çok şiirinde Makedonya’yı da anlatan Kıbrıslı Âşık  Kenzî’nin Dâsitân-ı Kıbrıs şiirinin son dörtlüğüyle bitirmek istiyoruz:

 

Mevlâ esirgesin sagir kibarı

Cihan durdukça dur Kıbrıs diyârı

Kenziya hatm eyle gayri güftarı

Ârife kifayet bunca işaret…

 

 

KAYNAKÇA

 

 

1.                  Öndal Cam, Anadolu Kokan Kıbrıs, Karaman, 1964

2.                  Kıbrıs Türk Nesri ,1989

3.                  Kıbrıs Türk Nesri, Hazırlayanlar: Zübeyir Yılmaz- Ramazan Okumuş, İstanbul, 1996

4.                  Kıbrıs Türk Masalları,  Hazırlayan: Doç. Dr. Saim Sakaoğlu,  Ankara, 1983

5.                  Seyit Yolak, 1571’den  Günümüze Kıbrıs Türk Yönetimleri, Lefkoşe, 1989

6.                  H. Fikret Alaysa, Kıbrıs ve Türkler,Ankara, 1964 ve diğer eserleri

7.                  Halil İnalcık, Kıbrıs ve Türkler, Ankara, 1964

8.                  Alparslan Türkeş, Dış Politikamız ve Kıbrıs, İstanbul, 1965

9.                  Ercüment Kuran, Kıbrıs ve Türkler, Ankara,1964

10.              Süleyman Oğuz, Kıbrıs Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle, İstanbul, 1975

11.              Tuncer Bağıştan, Kıbrıs Türk Halkbiliminde Ölüm, Lefkoşe, 1997

12.              Ahmet Tolgay, Kanlı Noel, İstanbul, 1964.

13.              Sabahattin İsmail- Engin Birinci, Atatürk Döneminde Türkiye- Kıbrıs İlişkileri 1919-1938, Lefkoşe, 1989

14.              Ali Nesim, Kıbrıslı Türklerin Kimliği, Lefkoşe, 1990

15.              Sabahattin İsmail, Kıbrıs’ın 1974 Öncesi- 1974 Sonrası

16.              Kıbrıs Türklerinin Bibliyografyası, 2 Cilt,  Ankara, 2000

17.              Kıbrıs’ın Dünü Bugünü Uluslar arası Sempozyumu, Ankara,1993

18.              Harid Fedai, Kıbrıs Türk Kültürü Bildiriler- 2 Cilt, Ankara 2003

19.              Harid Fedai, Kıbrıslı Âşık Kenzî Divanı- 3 Cilt, Lefkoşe, 1989

Not: Âşık Kenzî’nin divanında Makedonya’yı konu alan şiirlerin olması dikkate şâyandır. Türk şiirinde Makedonya Konusunda yaptığımız araştırmayı yakında sizlerle paylaşacağım…

20.              Kıbrıslı Türk Şiiri, Hazırlayan: Mehmet Karasu, Makedonca’ya çevirenler: Marija Leontiç- Rıfat Emin, Üsküp/ Makedonya, 2003

Not: Kıbrıs Türk Edebiyatı Makedonya’daki Türkler arasında olduğu kadar Makedon halkı arasında da bilindiğine ve sevildiğine sevinerek şahit oldum.

Esat Bayram’ın Makedonca’dan Türkçe’ye çevirdiği Cennet Ada  adlı şiir kitabındaki şiirlerinde ise Makedon şair Ramze Kumbaroski’nin Kıbrıs’ın ve Kıbrıs  Türkünün güzelliklerini anlatması oldukça dikkatimi çekmiştir.

(Cennet Ada , Gazi Magusa, 2004)

Makedonya’da hali hazırda okutulan Türk Dili ve Edebiyatı ders kitaplarında da Kıbrıs Türk Edebiyatı yer almaktadır. Bkz: Yard. Doç. Dr. Zeki Gürel, Türk Dili ve Edebiyatı Lise IV, Üsküp, 2004 s.148-155

21.            &n


Gönderildi: 07:11, 13/3/2006
Yorumlar (0) | Yorum Ekle | Link

2005’DE ÇOCUK EDEBİYATI

 

                                                                                  Yard. Doç. Dr Zeki Gürel

 

            Zamanın elinden tutmak, çocuğun yanında olmak ve onun elinden tutmakla, gönlüne, aklına girmekle mümkündür. Siz çocuğunuzun midesini düşündüğünüz kadar, üzerine giydirdiğiniz kıyafeti düşündüğünüz kadar, onun dünyasını zenginleştiren ruhuna hitap etmeyi ki, bunun için de çocuk edebiyatının önceliğini düşünmediğiniz sürece ne söylerseniz söyleyin beni kandıramazsınız.

            Çocuk ve edebiyat… Çocuğun yetiştirilmesinde, çocuğa şahsiyet kazandırılmasında, onun kültürel kimliğinin oluşturulmasında çocuğu hangi kitaplarla, görsel yayınlarla buluşturduğumuz o kadar önemlidir ki… Bunu yıllar sonra, kendi çocuklarımız karşımıza bize yabancı; toplumumuza, kültürümüze, milli ve dini kabullerimize, ortak insanlık ideallerine ters düşen birer genç olarak dikildiklerinde anlıyoruz. Ama o zaman iş işten geçmiştir artık. Çünkü çocukken verilen terbiye taşın üstüne yazılmış yazı gibidir, onu silmek çoğu kere, ancak o varlığı yıkmak, kırmak veya yok etmekle mümkün olabilecektir.

            Geleceği okuyabiliyorsanız. Şunu rahatlıkla göreceksiniz. Dahil olmak veya bütünleşmek için uğraştığımız oluşumlar kapsamındaki ülke insanlarının insan kaynakları, nüfus artışları eksilere doğru giderken Türkiye’de bunun tam tersine bir gidişat söz konusudur. Öyleyse bu odakların yeni insan kaynakları için bizim çocuklarımızı devşirmeleri gerekmektedir. İşte bunun için çocuk edebiyatı meselesi millî güvenlik meselesidir diyoruz. Ve 2005’i değerlendirmeye geçiyoruz.

            AKÇAğ, 1977 yılından itibaren yeni yapısıyla kültür hayatımızdaki yerini almış görünüyor. Kültür hayatımıza çeşitli sayıda ciltlerden oluşan 700’e yakın eser kazandıran Akçağ, yıllar geçtikçe kitap yayınlarını kendi içinde çeşitlendirerek yayın yelpazesi içine çocuk kitaplarını da almış bulunuyor. 2005 yılında da çocuk edebiyatı alanında setler halinde kitaplarla çocuk okurlarıyla buluşan Akçağ, bu yıl akademisyenlere hazırlattığı çocuk kitaplarıyla dikkatleri çekti.

            “Avucumdaki Çocukluğum” adıyla hazırlanan projede her yaş grubu için 10 kitap olmak üzere toplam 40 kitap yer almaktadır. Projenin velilere ve öğretmenlere takdimi yapılırken tesbit edilen hususlar önemlidir:

            “Elinizdeki kitap, ülkemizde ilk defa paket proje olarak hazırlanan, tamamen yerli ve özgün motiflerle düzenlenmiş bir çalışmadır. Yine ülkemizde ilk defa bir yazar ve uzmanlar kurulu tarafından, çocuklarımızın yaş düzeyleri ve öğrenme seviyelerine göre ruh sağlıkları, psikolojik gelişmeleri ve dil becerilerinin durumu göz önünde bulundurularak yazılmıştır.

            Projede 2-15 yaş arası çocuklarımızın özellikleri tesbit edilmiş, yaş gruplarının istek ve ihtiyaçları araştırılmıştır. Buna göre dört düzey belirlenmiştir.

            Yeşil renk düzeyi: 2-6 yaş, okul öncesi

            Pembe renk düzeyi: 6-8 yaş, okumaya başlama

            Mavi renk düzeyi: 8-12 yaş, anlama ve okumanın hızının gelişmesi

            Kırmızı renk düzeyi: 12-15 yaş, okuma zevki ve alışkanlığının kazandırılması.

            Proje kapsamında hazırlanan her kitabın sonuna eklenen sorularla da okuyucunun kitabı dikkatle okuyup okumadığı ve verilmek istenileni ne oranda aldığı test edilmiş oluyor. Aslına bu projenin kitaplarıyla ve buna benzer çalışmalarla ilgili yazılacak pek çok şey var. Ama, bu yıllık sayfalarını zorlar kanaatindeyim. Şu hususu belirlemeden geçemeyeceğim. Ciddi bir uğraşının ve maddî külfetin eseri olan bu kitaplarda yazıları resimlerin üstüne basmak zorunda mıydılar?

            Akçağ’ın yayınları bu projeyle sınırlı değil elbette. Akçağ, yayınevi olarak kendi öz kültürümüzü yansıtan eserleri yayınlayarak çocukların ve genç neslin geçmişle kucaklaşmasını, geçmişini tanıdıkça da geleceğe daha emin ve güvenle bakmasına, bu ülkede fikir ve kültür hayatının zenginleşmesine katkıda bulunuyor.

            Meneviş Yayınları, Fcr Yayın Reklam Bilgisayar Şirketinin çatısı altında çocuklara yönelik yayın yapan yeni bir oluşum. Yıllar önce yayınladıkları “Birin Önünde Sonsuz Sayıda Sıfır” adlı çeviri kitaptan sonra 2004’de çıkarttıkları 10 kitaplık bir setle çocuklara yeniden merhaba diyen yayınevi bu yıl çocuklar için 6 yeni kitap bastı. Değişik yaş gruplarına yönelik bu kitaplar tahkiyeli eserlerden oluşuyor. Çocukluktan ilk gençlik çağına geçişin eşiğindeki okurların beğenerek okuyacakları bu kitapların yazarları ise şunlardır: Burak Serdengeçti, Yılmaz Erdoğan, Mehmet Emin Ulu, Mehmet Ali Cengiz ve Rahime Ergüven. Ergüven, eserleri yakın zamanda yayınlanmaya başlayan bir Çanakkaleli…

            Henüz çiçeği burnunda bir yayınevi olmasına rağmen, özellikle okul öncesi yayınlarıyla dikkatimi çeken NASA Yayınlarının hizmet kervanına katıldığını görüyoruz. BERİKAN yayınevinin kültür yayıncılığındaki hizmet halkasını genişleterek 2005 yılında çocuklara yönelik kitaplara ağırlık vermesi de önemli bir açılım. Önce “Empati” daha sonra da “Mor Menekşe” adıyla çocukların beğenisine sundukları kitap sayısının bir yılda 500’ü aşmış olması takdir edilecek bir gelişmedir çocuk edebiyatı adına. Ancak, bunlarında yaptığı diğer yayınevlerinden pek farklı değil; yeni telif eserler klasiklerin arasında kendilerine zor yer buluyorlar.

            İşte bu noktada bir teklifte bulunmak istiyorum: Kültür Bakanlığı kitap yayıncılığından (çocuklar için) vazgeçti. Ama kütüphaneleri zenginleştirmek için piyasadan kitap almaya devam ediyor, etmeli de… Bu kitap alımlarında bence ağırlığı ve önceliği o yıl içinde ilk baskıları yapılan telif eserlere verse diyorum. Böylece yeni yazarların yetişmesini de teşvik etmiş oluruz diye düşünüyorum.

            Bir de Kültür Bakanlığı her sene yıl sonunda o yıl içinde aldığı kitapların bir listesini kamuoyuyla paylaşabilse hem toplumda birtakım dedikoduların önünü almış olurlar hem de edebiyat sosyolojisiyle alakalı yapılacak çalışmalara yardımcı olmuş olurlar.

            Bilmiyorum, Kültür Bakanlığının kitap alımlarıyla ilgili çalışmalarını yürüten komisyonda bir çocuk edebiyatçısına yer veriliyor mu?

            T.C Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınları Daire Başkanlığı, bu yıl çocuk yayınlarında diyanete yeni bir açılım ve zenginlik yaşattı. 2004’de Dinimi Öğreniyorum kitabıyla ilk işaretlerini veren değişim sırasıyla Kitabımı Öğreniyorum ve Peygamberimi Öğreniyorum kitaplarıyla devam ettirildi. Bu eserlerde, çocuklar için çocuk diliyle anlatıma dikkat edilmiş olmasının, çocuksu bir estetiğin mahsulü olan bu resimlendirmelerin ülkemiz çocukları açısından bir şans olduğunu düşünüyorum. Dağıstan Çetinkaya ve Osman Turhan’ın resimleri çocuğun dünyasına girmek ve onda yeni uyanmaları sağlamak açısından eserlere farklı bir zenginlik katmıştır.

            Hiç şüphesiz ki, her iki eserde çocuklara; konu edindikleri Peygamberimizi ve kitabımızı sevdirmek amacını gütmektedir. Hal böyle olunca muhteva itibariyle de öncelikle “sevgi” kavramı etrafında tefekküre zemin hazırlayacak şekilde bir hareket noktası dikkate alınmış.   

             Bu kitapları okuyunca aklıma rahmetli Osman Yüksel’in yıllar önce hazırladığı Çocuklara Dini Şiirler adlı kitabının girişinde yazdığı düşünceler geldi.

            TÜBİTAK, çocuklara yönelik yayınlarına devam ediyor. Tarihten bir yaprak adıyla basılan çeviri kitapta çocuklara bitkilerin tarihi serüveni anlatılırken, küresel ısınma tehlikesinin ne olduğu, nereden kaynaklandığı konusunda bilgiler veriliyor. 9-11 yaş grubundaki çocukların bilimi sevdirecek bir kitap… Popüler kültürün çocuklarımızı futbolculara, artistlere özendirdiği bir ortamda ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte okuyabilecekleri bir kitap…

            Hangimiz çocukluğumuzda ninemizden masal dinlemedik? Hangi ana baba çocuğuna masal anlatmamıştır ki? Çocuklara masal anlatanlar bilirler, biraz duraksadığımızda çocuk hemen sorar. “Ee, sonra ne olmuş?” veya anlatırken bir yeri atlasanız veya değiştirseniz hemen sizi ikaz eder. “Ama, orası öyle değildi” diye.

            Masallar bir anlatı zinciri üzerine kurulduklarından, merak unsuru ağırlıklı olduklarından olsa gerek bir çağda çocukların severek dinledikleri veya okudukları edebi türlerden biri olarak dikkate şayandırlar. Zaten bu yaştaki çocuklar da “masal çağı çocukları” diye adlandırılırlar. Masalın eğitimdeki yeri, masalın çocuğun dil gelişimine ve kişilik gelişimine sunduğu katkılar masalın çocukta bediî duygunun gelişimine olan hizmeti… gibi konuların üzerinde elbette ki burada yoğunlaşacak değiliz.

            Kağıt Gemi, çocukları masal içinde masala, düşler ülkesine taşıyor. Dilek Karagülle’nin  Tudem Yayınları arasında çıkan bu masal kitabı (38 sayfa, resimleyen: Gökçe Suvari) , “Bir varmış bir yokmuş, masallarda söz çokmuş” diye başlıyor. Uykusu çalınan bir çocuğun; -ki o bir prensestir- başından geçenleri anlatıyor. Gülmeyi unutan, hayattan zevk alamayan bu prensesin hastalığına doktorlar çare olamayınca masal kahramanları girerler devreye…

            Dilek Karagülle’nin çocuklara masal kahramanlarını hatırlatıp, metinler arası ilişkiler kurarak okuru çocukları düşler ülkesinde kağıttan bir gemi ile gezdirmiş olması dikkate değer. Masalın cazibesinden galiba

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlar dairesi de kurtulamamış. Haydi Masal Okuyalım, Sevim Ekinci’nin bir kısmını ninelerimizden dinlediğimiz masalları farklı bir yorum ve üslupla çocuklarımıza ulaştırmaya çalıştığı sevimli bir kitap. “Şaka”, “yalan”, “tembellik”, “bencillik”, “kanaatsizlik” ve “açgözlülük” gibi kavramları fablin sevimliliğiyle çocuklara anlatan bu masallarda çocuklara dersler veriliyor. Kitap beş masaldan oluşuyor: Şakacı Fiil, Horoz, Tembel Tavşan, İki Tilki, Şapkalı Kurbağalar. (Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2005, 80 s.

            Yaklaşık altı yıldır, profesyonel çocuk tiyatrosu için oyunlar yapmakta ve okullarda çocuklarla çalışmakta olan Gülen İpek Abalı’nın Ağustos 2005’de Mitos Yayınlarından çıkan “Çocuk Tiyatrosu” adlı kitabı, ülkemizde yayınlanmış galiba ilk resimli çocuk tiyatrosu kitabıdır.

            Kitapta yer alan dört oyun, Çirkin Ördek Yavrusu, Çıplak Kral, Gizli Dünya, Masal Dünya bildiğimiz masalların farklı bir bakış açısıyla yorumlanmasından oluşuyor. Çocukların oyun metinleri okuma alışkanlığı kazanmasında ve tiyatroyu çocukların dünyasına sokabilmek hususunda atılmış güzel bir adım. Gülen İpek, konuyla ilgili düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

            “Özelikle son beş sene içinde açılan sayısız tiyatro kursu ve çıkan çocuk oyunları giderek artan bir kitlenin bununla ilgilendiğini ortaya koyuyor. Bu durum bana tiyatronun ölmediğinin, aksine giderek artan bir hızla kitlelere yayılacağının müjdelerini veriyor. Oysa ana, ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu okutulan yaratıcı drama dersleri ve o yaşlara hitap eden çocuk oyunların doğrudan çocuklarla iletişim kurulan alanlardır. Bu konudaki talep her geçen gün büyüdüğü için giderek daha çok sayıda da çocuk tiyatrosu yapan grup ortaya çıkıyor. Bu konudaki ilginin artmasının kaliteyi de beraberinde yükselteceğini düşünüyor ve tanıtım konusunda da bana yardımcı olursanız, bu yaklaşımımızla geleceğin Çocuk Tiyatrosu kalitesinin artacağına dair ümitleniyorum.”

            Üniversitelerimizde de özellikle eğitim fakülteleri bünyesindeki bazı bölümlerde “drama”  derslerinin olması, dramanın eğitimdeki yeri açısından olduğu kadar öğretmen adayları ile birlikte ilerde onların elinden tutacakları çocuklarla tiyatroyu canlandıracağı muhakkaktır. Ancak ortada şöyle bir hakikat de var; üniversitelerde bu dersleri okutanlar bu sahanın ne kadar içindedirler ve ellerinde yeterince materyal var mıdır?

            TRT Radyo 1, Çocuk Bahçesi, Çocuklarla Baş Başa gibi programlarda yayınlanan oyunlarını kitaplaştıran Ayfer Öneysan, oyunlarını topladığı kitapları yazar, ilgilenen öğretmen ve öğrencilere armağan ediyor. Ayfer Öneysan’ın çevirdiği bu kısa oyunlar hem konuları hem de dilleri itibariyle çocuklar tarafından rahatlıkla sahnelenebilecek, hatta sınıflarda gösterimi yapılabilecek özellikte. AFG Yayıncılık’ın bu seriden yayınladığı (Ankara 2005, 47 sayfa) “5 kısa oyun” adlı kitapta değişik ülkelerden 5 oyun yer alıyor. (Nepay, İran, Myanmar, Japonya, Hindistan), oyunlar özellikle 7-12 yaş grubu çocuklar için düzenlenmiştir.

            T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara merkez olmak üzere Ankara dışındaki sahnelerinde de çocuk oyunları sergiledi. Bunlar: Kül Kedisi, Kurşun Askerin Utancı Uçan Şemsiye, Gölgenin Canı, Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası, Masal Bahçesi, Burnunu Kaybeden Palyaço, Uyuyan Güzel, Don Kişot, Sihirli Köpek…

            Mektuplaşmanın neredeyse unutulduğu bir zamanda yaşamaktayız. Bir anlatım türü olarak mektubun zaman zaman bizde de romanların temelini teşkil ettiğini görüyoruz. Halide Edip Adıvar’ın Handan romanı, Halide Nusret Zorlutuna’nın Küller romanını buna örnek olarak gösterebiliriz.

            Mektup türünün incelikleri ve güzellikleriyle çocukların dünyasına girmeye çalışan bir kitap da Babama Gönderdiğim Şişedeki Mektuplar adlı eserdir. (Saklambaç Yayınları, 61 s.)

            Eserin kahramanını Hanna, Baltık Denizi kenarında ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Babası denizde çalışan bir bilim adamıdır. Hannan’ın Hint Okyanusu’nda bulunan babasıyla görüşme imkanı yoktur. Hanna sonunda babası ile iletişim kurma yolunu bulur. Babasına yazdığı mektupları bir şişeye koymak ve okyanusa bırakmak…

            Neler yazmaz ki Hanna? Arkadaşlarından, ailesinden, evlerinin bahçesindeki zürafadan komşularından bahseder, günlerinin nasıl geçtiğini anlatır.

            Hanna endişelidir. Babasından cevap gelmediği için mektuplarının ona ulaşıp ulaşmadığını bilmez. Yine de babasına sık sık yazmaya devam eder. Bu mektuplarda özlem var, hüzün var, sevgi var…

            Okuyucusunda hayal kurmayı geliştirecek, gülümsemeyi sağlayacak, yeni açılımlara vesile olacak bir kitap. Hubert Scbirneck’in yazdığı bu eseri okuyunca Nazlı Rünü Gürel’in şiir için yaptığı şu tesbiti hatırladım:

            “ŞİİR

            Bir şişedir şiir!... Suya salınmış. Geniş okyanusların ıssız bir köşesinden. Şiir bir mesaj bir duygu taşır. Kim bilir? Nerde, ne gün, kime ulaşır. Şiirde tefekkür; tabi ki vardır. Fikir de gıdayı duygudan alır.” (Baharname, Kastamonu 1997, s.99)

            “Şimdi beni iyi dinleyin

            İnsan sevgisini ıskalamayın ama ne yapıp edin siz de bir kedi edinin”

            Çocukların hayvanları çok sevdiğini biliyoruz. Hatta çocuklardaki sevme ve sevilme ihtiyacının öğretilmesinde hayvan sevgisini öne çıkartan hayvan edinme gereksinimini de bilmeyenlerimiz yoktur. Çocukların severek okuduğu bazı kitaplara imza atan Çetin Öner’in Dünyanın Bütün Kedileri isimli kitabı Can Yayınları arasında çıktı.

            Sevgili Kuşlar kitabının kahramanları, Sultan Sazlığın’ndan yaşayan bir flamingo           ailesidir. Hayati bir problemle karşı karşıyadırlar. Bir taraftan tarım arazisi elde etmek isteyenler kanallar açıp sazlıktaki suyun azalmasına sebep olurlarken diğer taraftan suya dikkatsizce atılan tarım ilaçlarının kutularından suya karışan zehir flamingoları ve onlarla birlikte diğer kuşları da tehdit etmektedir. 8-12 yaş grubu çocuklara hitap eden bu eser, çocuklarda çevre bilinci ve hayvan sevgisi konularında etkili olacaktır. Çocuk kitaplarıyla ödüllerde kazanan Ayfer Gürdal Ünal’ın bu eserindeki dikkatte onun yurt içi ve yurt dışı tecrübeleri de etkili olmuştur diye düşünüyoruz. (Kök Yayıncılık, Ankara, 91 sayfa)

            Çocukları zaman yolculuğuna çıkartan Sihirli Ağaç Evi dizisi, Mary Pope Osborne’nin Türkçede yayınlanan kitapları. Bu dizide otuzdan fazla kitap yer alıyor. Ancak bu kitaplardan şimdilik sadece dört tanesi yayımlandı. Doğan Egmont yayıncılıktan çıkan kitapların isimleri şöyle: Hava Kararmadan, Dinozor Macerası, Şafakta Şövalye Macerası, Sabah Mumya Macerası, Öğleden Sonra Korsan Macerası, Sibel Şakacı’nın dilimize kazandırdığı bu kitapların kahramanları, Jack ve Anine adlı iki çocuk. Kahramanlar onları zaman tünelinde yolculuğa çıkaracak sihirli bir ağaç ev keşfediyorlar. Kendilerini tarih öncesi çağlarda dinozorlarla beraber, bir şatoda davetsiz misafir olarak, Mısır’da Nil Prensesine yardım ederken ve ıssız bir adada korsanlardan kurtulmaya çalışırken buluyorlar. Böylece sihirli ağaç evi keşfeden çocuklar, evde buldukları kitap yardımıyla geçmişe yolculuğa çıkıyorlar.

            Çocukluk rüyalarımızın en güzelleri hiç şüphesiz bir yerden bir yere uçarak gitmemizdir. Bir kuş gibi ya da bir kuşun kanadında değil, kendi kollarımızı çırparak seyri aleme çıktığımız rüyalar yaşımız ilerledikçe kaybettiğimiz çocukluğumuzun mutluluk anlarıydı. Geçmiş zamana ve geleceğe; daha doğrusu bilinmeze, meçhule gitmek çocukluğun önemli tutkularındandır. Çocukları harika zaman yolculuklarına çıkaracağına inandığım bu serideki kitaplardaki maceranın başlangıcının da yine bir kitap olması enteresandır. Çocuklar da kitap okuma alışkanlığını kamçılayacak bir seri kitap diyebiliriz. Batı mitolojisinin hareket noktası olduğu anlaşılan bu kitaplardan sonra aynı şekilde bizim mitolojimizi hareket noktası yaparak niçin bir seri yapılmaz diye ister istemez düşünüyoruz…Okunan her kitap çocukta merakı kamçılamalı, onu yeni kitapları okumaya davet etmeli ve onun elinden tutmalı, değil mi?...

            Tudem Kültür Yayınları arasından çıkan Sözsüz Sevgi, biri kısa, diğeri uzun iki hikayeden oluşuyor. Kitaba adını veren hikaye, eserin kahramanı Barış’ın ebeveyni yanında olmadığı için gönülsüz olarak çıktığı yaz tatilinde başından geçenleri anlatıyor. Barış Fethiye’ye dedesigilin yanına tatile gidiyor. Burada denize dalıyor, işitme engelli Hakan ile dost oluyor. Barış’ın denize dalmasının anlatıldığı yerlerde bir takım tedbirsizliklerin olması okuyucusu çocuklar olan bir kitapda ne derece doğrudur diye düşünmeden edemiyoruz. İşitme engelli biriyle arkadaşlık kurması olumlu bir model olsa gerek. Belki de yazar kitabın adını da bu dostluktan hareketle koymuş olmalı. (Dilek Yazar, Sözsüz Sevgi, İstanbul 2005, 52 sayfa)

 

Çocuklarımız ve Bilmediklerimiz

            Uzman Devrim Uluer’in kaleme aldığı “Çocuklarımız ve bilmediklerimiz” (Paragraf Yayınevi, 210 s.) de zekanın tanımı, ölçüm metotları ve bunların geçerliliği, üstün zeka ile ilgili bilgiler, zihinsel yetersizliğin sebepleri ve doğum öncesi tanısı, böyle çocukların eğitiminde yapılması gerekenler, dikkat eksikliği ve hiperaktivite hakkında bilinmesi gerekenler konu başlıkları olarak dikkatimizi çekiyor.

            Çocukların zekaları sadece dil ve matematik becerileri ile sınırlı değildir. Çocuğun yetenekleri ve becerileri, hayal gücü ve yaratıcılığı, kişilik özellikleri ve sosyal ilişkileriyle bir bütündür.

            Çoklu zeka kuramının kurucusu Howard Gardner’a göre zeka, en genel tanımıyla; değişen dünyada yaşamak ve değişimlere uyum sağlamak amacıyla her insanda kendine özgü bulunan yetenekler ve beceriler bütünüdür. Zeka hem biyolojik hem de psikolojik bir potansiyeldir. Çoklu zeka kuramına göre günümüzde 8 farklı zeka alanı olduğu bilinmekle birlikte zeka alanlarıyla ilgili çalışmalar sürmektedir. Bütün zeka alanları daha doğuştan gelişmeye her zaman hazırdır.

            Gardner çoklu zeka kuramının bir eğitim yöntemi olmadığını ancak zeka alanlarını göz önünde tutarak yapılan eğitimin hedeflere ulaşmada güçlü bir araç olduğunu savunmuştur.

            Çoklu zeka kuramı ile çocukların zeka profilleri oluşturularak güçlü zeka yönleri ön plana çıkarılır. Herhangi bir yönde başarı gösteren çocuğun öğrenme motivasyonu da yüksek olacağından zamanla diğer zeka alanları da güçlenecektir.

            Sahanın uzmanları; yaratıcı düşünme üretimine, temel kavramları öğrenmeye, sebep-sonuç ilişkisi kurmaya ve araştırmaya yönelik bir içerikte olmasını savunmuşlardır. Çocukların ancak böyle bir eğitim sürecinde derinlemesine anlam kurabileceklerini dile getiren Gardner, yalnızca iyi öğrenilmiş bilgilerin başka durumlara transfer edilebileceğini söylemiştir.

            Tüm bunlardan yola çıkarak Kök Yayıncılık, Hülya Gelmedi Tokuç’a “Zeka Küpü” adıyla bir set hazırlattırmış. Ferit Avcı’nın resimlediği set öğretmen kitabıyla birlikte 8 kitaptan oluşmaktadır.

            Günümüzde zekanın sekiz ayrı alanı olduğu düşünülmektedir.

  • Dil-Sözel zeka
  • Matematik mantık zekası
  • Görsel-uzamsal zeka
  • Müzikal zeka.
  • Bedensel-kinestetik zekası
  • Kişiler arası zeka
  • İçsel zeka
  • Doğa zekası

 

Çocuğun günlük hayatında karşılaştığı problemleri etkili ve verimli bir şekilde çözebilmesi, yani yaşam becerisini ve akademik başarısını en iyi düzeyde gerçekleştirebilmesi, tüm bu zeka alanlarını etkili bir şekilde kullanması ile mümkündür.

İşte bu ihtiyaçtan yola çıkılarak hazırlanan bu set ile çocuklarımızın tüm zeka alanlarının gelişimine en üst düzeyde katkı sağlanacağı muhakkak. sekiz farklı zeka alanına göre hazırlanan çalışma kitapları ile çocuklarımızın bu zeka alanlarındaki ilgi ve becerilerini daha yakından takip etme ve desteklenmesi gereken zeka alanları ile ilgili önerileri uygulama şansı bulacaksınız.

 

Bilgisayar Oyunları

“Kitabı sattıran fısıltı gazetesidir.” Fransız yazarı, eleştirmen Pierra Assoline’nin bu sözünü Vatan Kitap Eki’nde okuduğumda (Saadet Özen, 6 Nisan 2005), çocukların fısıltı gazetesinin gönüllü muhabirleri olduğunu hatırladım. Atalarımız ne güzel söylemişler: “Çocuktan al haberi” diye. Ama, günümüzde çocuklar genellikle birbirlerine okunacak güzel kitapların adlarından çok yeni çıkan ve bir çocuğu da aşırı dozda şiddet içeren bilgisayar oyunlarının adlarını fısıldıyorlar hiç dikkat ettiniz mi?

Son yıllarda, “Himan”, “Starwars”, “Batman”… gibi post modern kurtarıcılarla çocukların dünyasına girmeye çalışan Batı’nın bu yapımlarının arka planında onların şuur altını besleyen mitolojilerin bulunduğunu görmek ve bilmek zarureti vardır. Bunu şunun için vurgulamak lüzumunu hissettim; bizim yazar ve ressamlarımız da, bizim şuur altımızı oluşturan mitolojimizi kullanarak yeni kahramanlar yaratabilmeli ve çocuklarımızın dünyasına girebilmelidirler. Hatta buna mecburuz, küreselleşme rüzgarlarının önünde çocuklarımızın savrulup gitmesine göz yumacaksak o zaman bir diyeceğimiz yok elbette!

Türk çocuk edebiyatında yazar, ressam ve çizerlerin tiyatrocuların Türk destan ve masallarını yeni eserlerinde çıkış noktası yapmalarında çok büyük faydalar vardır. Unutmayalım ki destanlar ve masallar bir milletin millî şuur altıdırlar.

Çocuklar da yazar!... Çocuk edebiyatı kavramı etrafında düşünürken, acaba çocukların yazdıklarını da çocuk edebiyatı sayacak mıyız? diye bir soru ister istemez gündemimize gelmektedir.

Yayınlanan çocuk dergilerine baktığımızda, bu dergilerin sayfaları arasında çocuklardan gelmiş çok güzel şiirlere, hikayelere ve diğer türlerden yazılara rastlıyoruz. Soru şu: Bunları çocuk edebiyatından sayacak mıyız yoksa saymayacak mıyız? Burada tartışılacak bir husus yok. Eserden hareket ettiğimizde, söz konusu eser edebî değer taşıyorsa ve okunduğunda çocukların dünyasına da rahatlıkla girebiliyorsa mesele yoktur. Eserin altındaki imzanın bir çocuğa mı yoksa bir yetişkine mi ait olduğu artık bir çocuk edebiyatçısı olarak bizi bağlamalıdır diye düşünüyoruz.

Mavi Uğur Böceği: 1994’de Adıyaman’da doğan Rümeysa Dolaş, “Küçük yazardan öyküler” diyerek yazdıklarını bir kitap halinde bastırmış (Ankara, 2005, 92 s.) Kitapta çocuk duyarlılığıyla kaleme alınmış yirmi adet hikaye yer alıyor. Bu esere imza atan Rümeysa Dolaş’ın kendini anlatırken yazdıkları bence çok önemli:

“İlk öykü yazmaya 3.sınıfta başladım. Başta sınıf öğretmenim olmak üzere birçok öğretmenim bana “Küçük Yazar” diyerek yazmaya devam etmemi istiyorlardı. Zamanla bu lakap öğrenci arkadaşlarının arasında da yayıldı. Sanki adım Küçük Yazar’dı. Doğrusu hoşuma da gidiyordu. Ama başaramazsam  alaylı sözler olarak da kalabilirdi. Bu nedenle daha çok okumaya ve yazmaya karar verdim. Her öyküm bir öncekinden daha çok beğenildi. Aynı desteği yeni sınıf öğretmenim ve diğer öğretmenlerim de veriyorlar. Okulun zengin bir kültür kütüphanesi ve çok iyi öğretmenlerim var. Çalışmak ve başarmak da bana düşüyor.

Küçük yazarlığım büyük hayallerle başladı. Geleceğin büyük yazarı olmaya hazırlanıyorum. İnşallah başarırım.”

Şimdi lise öğrencisi olan Törenur Özbay isimli kızımızın henüz ilköğretimdeyken kitap halinde yayınladığı Yıkmayın Dünyamı adlı eserinde yer alan nesir ve şiirleri, daha sonra Sevgi Kuşağı ve Sesim Mısralarda isimli kitapları takip etmişti. İlk kitabı yayınlandığında okulu da bir jest yapmış (Ceceli İlköğretim Okulu) okul günlerinde bu küçük yazara kitabını imzalaması için fırsat hazırlamıştı. Bu tür heyecanları yaşayan çocukların istikbale yürüyüşleri de her halde daha başka olacaktır.

Polatlı Belediyesi’nin düzenlediği masal yarışmasında sonuçlar açıklandığında şaşırmıştım. Çünkü, henüz çocuk yaşta yazarlardan da dereceye girenler vardı… ve bunlar kendilerinden neredeyse iki üç yaş büyüklerle yarışmış ve başarmışlardı.

Çocuk dergilerini bu dikkatle inceleyenler göreceklerdir ki, şair ve yazar olarak da oldukça başarılı çocuklarımız vardır. Mesela, Diyanet çocuk dergisinde ve yurt dışında pek çok dergide şiirleri ve yazıları yayınlanan Rabia Betül Gürel’in üslubundaki kıvraklığı yazıları okuyanların hayretle karşıladıklarına şahit oldum.

Çocuk yazar ve şairler listesini genişletmek elbette ki mümkün. Bu hususta şunu belirtmekte fayda görüyorum. Bu ülkede Milli Eğitime bağlı okullarda 15 milyona yakın çocuğumuz okuyor. Mesela Milli Eğitim Bakanlığı eğitim ve öğretiminden sorumlu olduğu bu çocukların elinden tutup onların hazırladıkları şiir, hikaye, masal, ve diğer türlerden kitapları yine çocuklara resimlettirerek “İlk Adım” başlığı altında bir seri halinde Bakanlığın Çocuk Yayınları arasında yayınlayamaz mı?

Bu konuda farklı ve yeni bir çalışma olarak Sesimi Duyun “Benim de Sesim Var” isimli esere dikkatleri çekmek isterim (Kök Yayıncılık, Ankara 2005, 217 s.)

“(…) Neden ki lafınızın üçüncüsü “sen sus, anlamazsın, küçüksün!” oluyor. Benim de sesim var, sesimi duyun!

Lütfen bırakın böyle davranmayı…

Bizlere çocuk deyip geçmeyin. Bazı konuları sizden daha iyi düşünebiliriz. Neden siz de Atatürk gibi bizlere “Bugünün küçüğü, yarının büyüğü” gözüyle bakmıyorsunuz? Bizleri hep kendinizi yüceltmek için küçük düşürmek zorunda mısınız? Bırakın böyle davranmayı. İnsan gibi yaşayalım. Kötülük olmayan, sevgi, barış olan bir ülke içinde yaşayalım.” (Arka kapaktan)

Çocuklarımızı seviyorsak ne olur onlara: “Yaşıyorum ve düşünüyorum. Fakat sesimi kimse duymuyor.” dedirtmeyelim.

Bugüne kadar pek çok kültür, sanat ve edebiyat dergisi çocuk edebiyatı özel sayıları yayınladılar. Ancak 2005’de Hece dergisinin yayınladığı çocuk edebiyatı özel sayısı, bu yıl çocuk edebiyatçısına kaynaklık edecek yegane eserlerden biridir. Ağustos-Eylül ayında 10. özel sayı olarak çıkan dergide (Hece Edebiyat Dergisi, Yıl 9, Sayı:104-105, Ağustos-Eylül 2005, 656 s.), yedi bölüm bulunuyor.

Derginin bu sayısında, çocuk edebiyatı kavramı ve çocuk edebiyatının diğer sahalarla ilişkileri, çocuk edebiyatının tarihi, çocuk edebiyatçıları ve çocuk edebiyatı kaynakçası geniş bir şekilde ele alınmış. Söz konusu yazıları kaleme alan zengin bir yazar kadrosu da var: Ali Fuat Bilkan, Hilmi Uçar, Mevlana İdris, Mustafa Karaosmanoğlu, Fikret Uslucan, Tülin Arseven, Yusuf Çağlar, Gönül Utku, Sıdık Akbayır, Dursun Ali Tökel, Selçuk Çıkla, Şahin Köktürk, Ahmet Efe, Üzeyir Gündüz, Hüseyin Aydoğan, Ercan Yıldırım, Hale Temel, Mustafa Aldı, Mehmet Dursun Erdem, Şerife Şahin, Ayşe Sevim, Elif Konar, Necip Tosun, Tacettin Şimşek, Şaban Sağlık, Sevgi Soylu Koyuncu, Ata Yakup Koyuncu, Şeyma Büyükkavas Kuram, Sadık Yalsızuçanlar, Vural Kaya, Salih Nurdağ, Mahmut Babacan, Seçil Çokan, Havva Tekin, Köksal Alver, Mustafa Ökkeş Evren, Yusuf Turan Günaydın, Vefa Taşdelen, Kenan Çağan, Zeki Karakaya, M.Kayahan Özgül, Ahmet Şimşek, Nazlı Rana Gürel, Nemika Tuğcu, Kemal Ateş, Emine Çelebioğlu, Şaban Sağlık, Cemal Şakar, Sinan Ceran, Gökhan Özcan, Mustafa Şerif Onaran, Doğan Hızlan, Afet Ilgaz, Nuray Özyer, Ömer Lekesiz, Necati Mert, Veysel Çolak, Arif Ay, Mehmet Tekin, Hüseyin Tuncer, Ayşe Kara, Abdullah Şevki, Emine Eroğlu, Gökhan Akçiçek, Mustafa Şahin, Selçuk Küpsüz, Yavuz Bayram ve Zeki Gürel.  

 

 

Çoluk Çocuk Dergisinin ocak 2005 sayısının dosya konusu “Çocuk Yazını ve Kitapları”……. Dosyada “Çocuk ve Kitap” “Çocuk Gelişiminde Kitapların Yeri,” “Çocuk, Yazım ve Yaşam” ve “ Çocuk Yazımında Neler Yapılmalı?” başlıklı yazılar sahanın ilgilenenlerinin dikkatle okumaları gereken çalışmalar. “ Çocuk Yazım ve Yaşam” başlıklı yazıda okul öncesi ve ilköğretim çağı çocuklarına yönelik kitap listesinin verilmiş olması da önemli.

            Çocuk edebiyatının bir ders olarak üniversitelerimizde okutuluyor olması çok yerinde bir gelişmedir. Aslında çocuk edebiyatının öğretmenlik formasyon dersinden biri olarak eğitim fakültelerimizin bütün bölümlerinde mutlaka okutulması gerekmektedir diye düşünüyorum. Bu fikrimi de değişik zamanlarda değişik ortamlarda pek çok defa dile getirdim. Ama maalesef hala bu hususun hassasiyetini yetkililerimize anlatamadık.

            Üniversitelerimizde bazı bölümlerde çocuk edebiyatının ders olarak okutulmaya başlanmasıyla bu sahada ihtiyaçtan kaynaklanan ders kitabı niteliğinde yeni eserlerin yazılıp basılması da gündeme geldi. Ama hala YÖK çocuk edebiyatını bir ana bilim dalı olarak tanımadı.

            Bazı üniversitelerimizde çocuk edebiyatı sahasında lisans tezlerinden sonra son zamanlarda yüksek lisans tezleri de yapılmaya başladı. İki örnek vermek istiyorum Elif Yiğit’in hazırladığı Peyami Safa’nın Server Bedi imzalı Tahkiyeli Eserlerinin Çocuk Edebiyatı Açısından İncelenmesi ve Şahin Şimşek’ in Kemalettin Tuğcu’nun Hayatı ve 50 Romanından Hareketle Çocuk Edebiyatımızdaki Yeri adlı mastır tezleri benim de öğretim üyesi olarak çalıştığım Abant İzzet Baysal Üniversitesinde Yard. Doç. Dr. Nezahat Özcan tarafından yönetilmiştir.

            KÖK Yayınları arasında çıkan Çocuk Edebiyatı isimli eserinde  (Ankara, 2005. 191.s)  Yard Doç. Dr. Havise Çakmak Güleç ve Yard. Doç. Hulusi Geçgel, okul öncesinde edebiyat ve kitap merkezli bir çalışma ortaya koymuştur. Kitap bu haliyle üniversitelerimizin eğitim fakültesindeki okul öncesi bölümlerindeki çocuk edebiyatı dersi için kaynak niteliğindedir.

            Daha önce Öner Civaroğlu’nun  Esin Yayınlarından çıkan Çocuk Edebiyatı kitabı ile bu eser birbirini tamamlamaktadır. Civaroğlu’nun kitabı, liselerimizin çocuk gelişimi bölümlerindeki müfredata göre hazırlanmıştır.

            Prof. Dr. Mahmut Tezcan’ın Çocuk Sosyolojisi isimli eseri  (Kök Yayınları, Ankara, 2005, 151s) bu sahada bizim ülkemizde yayınlanan ilk eserdir. “çocuk sosyolojisi” kavram olarak çocuğu ciddiye alan ve çocuk merkezli çalışmalar yapanların mutlaka görmesi gereken bir eser.

            Kaygı ve sınav kaygısı hem çocuklarımızın hem de anne – babanın ve öğretmenlerimizin ortak derdidir. Yıllarca üniversitelerimizde eğitimci olarak çalışan ve bu güne kadar da yirminin üzerinde kitaba imza atan İhsan Kurt bu konuyu Sorularla Kaygı ve Sınav Kaygısı adlı kitabında işliyor.

            Aslında çocukların kitap okumalarına engel olan hususlardan biri de bu sınav kaygısı ve korkusu değil midir? Bu eser yetişkinler tarafından çocuklar için okunacak kitaplar listesine alınmalıdır diye düşünüyorum. (Ankara, 2005, 154s)

            Bir zamanlar (1979 Dünya çocuk yılında) gazetelerin çocuk dergisi çıkartmaları moda olmuştu. Aslında Türkiye’de çocuk dergiciliği üzerine çalışanlar göreceklerdir ki, pek çok çocuk dergisi nin doğum tarihi 1979’ dur.

            Bankaların ve gazetelerin bir zamanlar yayınladıkları bu çocuk dergilerinden pek azı günümüze kadar yaşatılabildi. Milliyet yayın grubunun çıkarttığı dergiler ile Türkiye Çocuk bu şanslı dergilerden.

            2005’de de Akşam gazetesi Akşam Çocuk zaman gazetesi de Arkadaş dergisiyle çocuklara ulaşmaya çalışıyor. Yazarlar Birliğinin 2005 çocuk Edebiyatı ödülünü alan Ebe Sobe dergisi ile Gonca dergisi öyle zannediyorum ki, hayli geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşuyor.

            Diyanet Çocuk dergisi yayın çizgisinde ve fiziki özelliklerinde yaptığı yeniliklerle devam ediyor.

            Magazin ve çizgi roman ağırlıklı pek çok dergi var çocukların dikkatini çekecek. Bunların büyük çoğunluğu Batıdan çeviri dergiler.

           

               2005’ in en anlamlı yayını bence okuyan eller için basılan Körebe dergisiydi. Altı Nokta Körler Dergisinin görme engelli çocuklar için hazırlayıp yayınladığı bu dergi bu yıl içinde ancak dört sayı çıkabilmiş. Beyaz kartona kabartma harflerle basılan dergiye Yalvaç Ural in zaman zaman danışmanlık yaptığını öğrendik.       

            Sokak çocukları toplum olarak hepimizin ortak problemi olmalıdır. Adana Sokak Çocukları Derneği, üç ayda bir yayınlanmayı tahahüd ettiği Uçan Balon adlı çocuk dergisinin birinci sayısını Ocak 2004’de yayınlamıştır. İkinci sayısını ise ancak Aralık 2004’de çıkartabildiler. Mustafa Şerif Onaran’ın bu dergi için yaptığı eleştiriye katılmamak mümkün mü?

            “Süreli yayınlara önem verilmesi, içinin doyurucu olmasını gerektirse de; zamanında çıkmasına özen gösterilmesi de istenir. İyi kağıda basılan, kapsamlı yazılarla çıkan bir derginin verdiği söze uymaması ileriye dönük umutlara gölge düşürüyor. Annemin “insan çocuğunu büyütürken kendini eğitir” diye bir sözü vardır.

            Uçan Balon çocuklar için mi çıkıyor, büyükler için mi? Çocuk sorunları öylesine çözümsüz kalmış ki, büyüklerin kendilerini eğitmeye gereksinimi var. Dergi çocuk sorunlarını irdelerken, büyüklerin, onların geleceğini hazırlayan bir birikim içinde olmasına çalışıyor.

            Çocukların yolunu açmak, yarının umudu olacak bir eğitim içinde onları hazırlamak, içinde bulunduğu koşulları yorumlayarak anlamak gerektirecektir. “(Mustafa Şerif Onaran, “Uçan Balon”, Cumhuriyet kitap, 3 Şubat 2005 sayı 278, sayfa 28-29).

            Çocukları için yayınlandıklarını iddia edilen pek çok dergide maalesef biz yetişkinler kendimizi göstermekten pek hoşlanıyoruz galiba…

            Bir de okullarımızın çıkardığı çocuk dergileri var. Bunlar ağırlıklı olarak okulun tanıtımına yönelik olmalarına rağmen, çocukların da katkıları ve eserleriyle çıkmaları bakımından önemli yayınlardır diye düşünüyorum.

            Evimin olduğu Sincan ilçesinde okullara yaptığım ziyaretlerde bu tür çalışmaların önemini anlatmaya çalışıyorum. Bu ilçede yayınlanan okul dergileri şunlar: 75. Yıl Özkent Akbilek İlköğretim Okulu’nun çıkarttığı Çalakalem, Nedret Arif İlköğretim Okulu’nun çıkarttığı Gökkuşağı, Melikşah İlköğretim Okulu’nun  çıkarttığı Teneffüs, Osman Ünyazıcı İlköğretim Okulu’nun çıkarttığı Okur musunuz, Malazgirt İlköğretim Okulu’nun çıkarttığı Sandık adlı dergiler okul dergileri arasında dikkatimizi çekenlerden.

            T.C. Milli Eğitim Bakanlığı da çocuk dergisi çıkarıyordu. Ocak 2003’de 1. sayısı yayınlanan Elma Şekeri dergisi Haziran 2005’de yayına ara verdi.

            Bakanlığın çıkardığı Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisinin eki olarak hazırlanan Elma Şekerinin bu kadar kısa ömürlü olmasına bir mana veremedik. Bir zamanlar Kültür Bakanlığımız da Elma Şekeri adıyla bir çocuk dergisi yayınlamıştı. Ama her ne hikmetse o da uzun ömürlü olamamıştı.

            Aslında bu ülkede çocuklar için mutlaka bir süreli yayın çıkartması gereken bir müessese olarak gösterilecek ilk adres herhalde Milli Eğitim Bakanlığıdır. Bakanlığa bağlı okullarda 15 milyona yakın çocuk bulunuyor. Okuyucu zümreleri içinde en kalabalık kitle olan çocuklara devlet ulaşmayacak da kim ulaşacak? Devlet ulaşacaksa bu Milli Eğitim Bakanlığı vasıtasıyla olmalıdır.

            “Türkçem benim ses bayrağım.” diyen asırlık çınar Fazıl Hüsnü Dağlarca için düzenlenen onur günü ile 2004’ü uğurladık. Yaşı bugün 90’ı geçmiş bulunan şairin çocukların dünyasına girmeyi başarmış pek çok şiiri bulunmaktadır. Makedonya’da bulunduğum zaman zarfında sevinerek şahit olduğum bir güzellik de Dağlarca’nın bu ülkedeki Türk çocukları tarafından biliniyor ve sevilerek okunuyor olmasıydı. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Makedonya’yı anlattığı şu şiir de onlardan biriydi:

                                                          

MAKEDONYA

 

Makedonya çocuklar ülkesi

Her yıl Ohrid Gölünde

Struga da toplanır bin bir çocuk

 

Vardar’dan gelenler

Elleri üzüm

Elleri buğday

 

Kimi Makedon, kimi Arnavut, kimi Türk